Şans Oyunlarına Para Aktarana Kredi Yok!

Kamu bankalarının şans oyunları transferlerini kaldırması, kumarla mücadelede finansın artık pasif değil aktif rol üstlendiğini gösteriyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kumar bağımlılığıyla mücadelede finans sektörüne açık sorumluluk çağrısı, yalnızca politik bir mesaj değil; bankacılık sistemi açısından da bir kırılma anı oldu. Bu çağrının hemen ardından VakıfBank, Halkbank ve Ziraat Bankası’nın mobil bankacılık uygulamalarında şans oyunları sitelerine para transferini kolaylaştıran sekmeleri kaldırması, Türkiye’de ilk kez finansal altyapı üzerinden kumarla mücadelede somut ve sistematik bir adım atıldığını gösteriyor. Bu karar, bireysel tercihlerle sınırlı görülen bir sorunun aslında ekonomik, sosyal ve finansal istikrarı tehdit eden yapısal bir mesele olduğunun kabulü anlamına geliyor.

Uzun yıllar boyunca kumar ve özellikle online bahis, “kullanıcının kendi sorumluluğu” çerçevesinde değerlendirildi. Oysa mobil bankacılık uygulamalarında yer alan “şans oyunları” sekmeleri, bu alışkanlığı adeta normalleştiren ve hızlandıran bir araç işlevi gördü. Tek tuşla, limitli ama sürekli para aktarımı yapılabilmesi, bağımlılık davranışını besleyen en önemli unsurlardan biriydi. Kamu bankalarının bu sekmeyi kaldırması, finansal sistemin artık bu döngünün pasif bir parçası olmayacağını gösteriyor. Bu, yalnızca bir teknik düzenleme değil; etik bir pozisyon alış.

Asıl dikkat çekici gelişme ise kredi değerlendirmelerine ilişkin yeni yaklaşım. Bankacılık kulislerine yansıyan bilgilere göre, şans oyunları sitelerine düzenli para aktaran müşteriler, kredi risk analizlerinde daha yakından izlenecek. Bu tür işlemlerin “makul şüphe” kapsamında değerlendirilmesi ve kredi notunu olumsuz etkilemesi, finans sektöründe davranışsal risklerin daha ciddiye alınacağı yeni bir döneme işaret ediyor. Borçlanma kapasitesi ile riskli harcama alışkanlıkları arasındaki bağ, artık yalnızca teorik bir tartışma olmaktan çıkıp uygulamaya geçmiş durumda. Bu da krediye erişimin, yalnızca gelirle değil, finansal disiplinle de doğrudan ilişkili olacağını gösteriyor.

Elbette bu adımların eleştirilen yönleri de var. Kamu bankalarında kaldırılan bu kolaylığın, bazı özel bankalarda işlem ücreti karşılığında devam etmesi, mücadeleyi parçalı ve eksik hale getiriyor. Kullanıcıların alternatif transfer yöntemlerine yönelmesi, sorunun yalnızca kanal değiştirerek devam edebileceğini gösteriyor. Bu nedenle düzenlemenin, yalnızca kamu bankalarıyla sınırlı kalmayıp sektör genelinde ortak bir standart haline gelmesi gerekiyor. Aksi halde iyi niyetli adımlar, sistemin başka noktalarından kolayca aşılabilir.

Kumar bağımlılığının ekonomik boyutu ise meselenin neden bu kadar ciddiye alınması gerektiğini net biçimde ortaya koyuyor. Yeşilay verilerine göre bu bağımlılığın Türkiye ekonomisine yıllık maliyeti yaklaşık 40 milyar dolar. Bu rakam yalnızca kaybedilen parayı değil; üretkenliğin düşmesini, ailelerin dağılmasını, artan borçluluğu ve sosyal destek ihtiyacını da kapsıyor. YEDAM verileri, kumara başlama yaşının ortalama 21,4’e kadar düştüğünü, en yaygın türün ise spor bahisleri olduğunu gösteriyor. Üstelik başvuranların önemli bir bölümünün lise ve üzeri eğitim düzeyine sahip olması, bunun yalnızca “bilinçsizlik” ile açıklanamayacağını, psikolojik ve dijital etkileşimli bir bağımlılık olduğunu ortaya koyuyor.

Burada finans sektörüne düşen rol, yalnızca para transferini zorlaştırmakla sınırlı olmamalı. Erken uyarı sistemleri, harcama alışkanlıklarına göre bilgilendirme mesajları, gönüllü işlem kısıtları ve YEDAM gibi kurumlara yönlendirme mekanizmaları da bu sürecin parçası olabilir. Nasıl ki kredi kartlarında aşırı harcamaya karşı önlemler varsa, benzer refleksler kumar kaynaklı finansal riskler için de geliştirilebilir. Çünkü mesele, bireyin özgürlüğünü kısıtlamak değil; onu farkında olmadan sürüklendiği bir finansal ve psikolojik çıkmazdan korumak.

Sonuç olarak kamu bankalarının attığı bu adım, eksikleri olsa da Türkiye’de kumarla mücadelede yeni bir sayfa açmıştır. Finans sistemi artık bu sorunun sessiz taşıyıcısı değil, aktif bir denge unsuru olmaya adaydır. Eğer bu yaklaşım sektör geneline yayılır ve sosyal destek mekanizmalarıyla birlikte yürütülürse, hem birey hem ekonomi için uzun vadede çok daha sağlıklı bir zeminin oluşması mümkündür.