Yüksek Faiz, Artan Vergi Yükü ve Azalan Harcanabilir Gelir Ekonomiyi Nasıl Etkiliyor?
Türkiye ekonomisinde son dönemde açıklanan veriler, iç talebin belirgin şekilde yavaşladığına işaret ediyor. Özellikle yılın ikinci çeyreğinde kredi kartı harcamalarının enflasyondan arındırılmış (reel) bazda gerilemesi, tüketicilerin harcama eğiliminde önemli bir zayıflama yaşandığını ortaya koyuyor. Bu tablo, sıkı para politikasının ve yüksek faiz ortamının ekonomiye olan etkilerinin artık daha net hissedilmeye başladığını gösterirken, tüketim cephesindeki yavaşlamanın yalnızca finansman maliyetlerinden değil, harcanabilir gelirdeki erozyondan da kaynaklandığını ortaya koyuyor.
Son bir yıldır uygulanan sıkı para politikası kapsamında faiz oranlarının yüksek seviyelerde tutulması, krediye erişimi zorlaştırırken tüketici kredileri ve kredi kartı kullanım maliyetlerini de önemli ölçüde artırdı. Bunun doğal sonucu olarak hane halkı harcamalarında daha temkinli bir davranış gözleniyor. Özellikle dayanıklı tüketim malları, otomotiv, mobilya, elektronik ve benzeri yüksek tutarlı harcamalarda yavaşlama dikkat çekiyor. Reel harcamalardaki gerileme ise bu yavaşlamanın sadece nominal rakamlarla gizlenemeyecek kadar belirgin hale geldiğini gösteriyor.
Ancak iç talebi baskılayan tek unsur yüksek faiz değil. Ekonomik tartışmalarda çoğu zaman göz ardı edilen önemli bir başlık da artan vergi yükü olarak öne çıkıyor. Türkiye’de yıllar içerisinde doğrudan ve dolaylı vergilerin toplam ekonomi içindeki ağırlığı kademeli olarak artarken, vatandaşın harcanabilir gelirini doğrudan etkileyen bu gelişme tüketim üzerinde de önemli baskı oluşturuyor.
Özellikle KDV, ÖTV, akaryakıt vergileri, harçlar ve çeşitli dolaylı vergiler, ürün ve hizmet fiyatlarını yükseltirken tüketicinin satın alma gücünü azaltıyor. Bunun yanında gelir vergisi tarifesinin yıl içerisinde hızla üst dilimlere ulaşılması nedeniyle ücretli çalışanların net maaşlarında yaşanan erime de dikkat çekiyor. Vergi dilimlerinin enflasyon karşısında yeterince güncellenmemesi, çalışanların yıl ilerledikçe daha yüksek oranda vergi ödemesine neden oluyor. Böylece maaş nominal olarak değişmese bile elinize geçen net gelir giderek azalıyor.
Ücretliler açısından tabloya SGK primleri ve diğer yasal kesintiler de eklendiğinde toplam kesinti oranı bazı gelir gruplarında yüzde 40 seviyelerine yaklaşabiliyor. Bu durum yalnızca çalışanların refahını değil, aynı zamanda ekonomide tüketim eğilimini de doğrudan etkiliyor. Çünkü hane halkının harcanabilir gelirindeki azalma, doğal olarak perakende satışlardan hizmet sektörüne kadar birçok alanda talep daralmasına yol açıyor.
Türkiye’de fiyat seviyeleri tartışılırken çoğunlukla döviz kuru ve maliyet artışları ön plana çıkarılıyor. Elbette kur hareketleri fiyatlar üzerinde önemli bir etkiye sahip. Ancak artan vergi yükünün de fiyat oluşumunda belirleyici unsurlardan biri olduğu gerçeği çoğu zaman yeterince dile getirilmiyor. Özellikle yüksek dolaylı vergiler, birçok ürünün nihai satış fiyatını doğrudan yükseltiyor. Böylece tüketici yalnızca enflasyon nedeniyle değil, vergi kaynaklı maliyet artışları nedeniyle de daha pahalı bir yaşamla karşı karşıya kalıyor.
Temmuz ayında ücretlilere genel bir maaş artışı yapılmaması ise yılın ikinci yarısına ilişkin beklentileri daha da önemli hale getiriyor. Enflasyonun satın alma gücü üzerindeki etkisi devam ederken maaşların sabit kalması, harcanabilir gelirin reel olarak daha da gerilemesine neden olabilir. Bu durum özellikle düşük ve orta gelir grubundaki hanelerin zorunlu harcamalar dışındaki tüketimlerini ertelemesine yol açabilir.
İç talepteki bu yavaşlama kısa vadede enflasyonla mücadele açısından olumlu sonuçlar doğurabilecek bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Talebin zayıflaması fiyat artış hızını sınırlayabilir ve sıkı para politikasının etkisini güçlendirebilir. Ancak bu sürecin uzun süre devam etmesi halinde ekonomik büyüme üzerinde aşağı yönlü baskılar oluşabilir. İç tüketimin Türkiye ekonomisinin büyümesindeki önemli rolü düşünüldüğünde, talepte yaşanacak kalıcı zayıflık üretim, yatırım ve istihdam üzerinde de etkilerini hissettirebilir.
Önümüzdeki dönemde ekonomi yönetiminin karşı karşıya olduğu en önemli denge, enflasyonu düşürürken ekonomik aktiviteyi aşırı ölçüde yavaşlatmamak olacak. Bunun için sadece para politikası değil, maliye politikası ve vergi düzenlemeleri de büyük önem taşıyor. Vergi sisteminin daha öngörülebilir, adil ve üretimi destekleyen bir yapıya kavuşturulması, ücretlilerin satın alma gücünün korunması ve gelir vergisi dilimlerinin enflasyona daha duyarlı şekilde güncellenmesi hem iç talebin dengelenmesine hem de ekonomik güvenin güçlenmesine katkı sağlayabilir.
Sonuç olarak reel kredi kartı harcamalarındaki düşüş, Türkiye ekonomisinde tüketim eğiliminin belirgin şekilde zayıfladığını gösteren önemli göstergelerden biri olarak öne çıkıyor. Yüksek faiz ortamı, artan vergi yükü, reel gelir kaybı ve ücretlilerin harcanabilir gelirindeki daralma, iç talep üzerinde baskı oluşturmaya devam ediyor. Önümüzdeki aylarda enflasyonla mücadelede elde edilecek kazanımlar kadar, vatandaşın alım gücünü koruyacak ve ekonomik canlılığı destekleyecek yapısal adımların da belirleyici olacağı bir döneme giriliyor.









