Türkiye’de hanelerin ekonomik gerçekliği artık tek bir kelimeyle özetlenebilir: borç. Gelirlerin satın alma gücü karşısında hızla erimesi, hayat pahalılığının kalıcı hale gelmesi ve finansmana erişimin pahalılaşması, milyonlarca vatandaşı borçla yaşamaya mahkûm ediyor. Bugün gelinen noktada, ülkedeki hanelerin yarıdan fazlası borçlu ve bu borç yalnızca tüketim tercihlerinin sonucu değil, çoğu zaman temel ihtiyaçları karşılayabilmenin bir aracı haline gelmiş durumda.
Daha da çarpıcı olan, borcu olan haneler içinde ödeme vadesi geçmiş borca sahip olanların oranının yüzde 45 ile 49 arasında değişmesi. Bu, neredeyse her iki borçludan birinin borcunu zamanında ödeyemediğini gösteriyor. Borç artık geçici bir destek mekanizması olmaktan çıkmış, kronik bir yaşam biçimine dönüşmüş durumda.
Kredi kartı verileri, bu tabloyu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Kart borcunu yalnızca asgari tutarı ödeyerek çevirmeye çalışanların oranının yüzde 38,4’e ulaşması, hanelerin gelecekteki gelirlerini bugünden ipotek altına aldığını gösteriyor. Borcunu hiç ödeyemeyenlerin oranının yüzde 6,6 olması ise finansal sistem açısından ciddi bir alarm niteliği taşıyor. Çünkü bu oran yalnızca bireysel dramları değil, aynı zamanda bankacılık sistemi açısından artan riskleri de işaret ediyor.
OWL Intelligence LTD tarafından gerçekleştirilen Finansal İyilik Hali Monitörü 2025 Son Çeyrek Araştırması, borçluluğun toplumun her kesimine yayıldığını ortaya koyuyor. Vatandaşların yüzde 34,5’i kredi kartı, yüzde 23,3’ü bireysel kredi borçlusu. Ancak tablo bundan ibaret değil. Resmi istatistiklere girmeyen, fakat günlük hayatın içinde yaygın biçimde kullanılan bir başka borçlanma ağı daha var. İnsanların yüzde 12,4’ü arkadaşlarından, yüzde 7,1’i ailelerinden, yüzde 7,1’i ise esnaf ve bakkaldan borç alarak ay sonunu getirmeye çalışıyor. Bu görünmeyen borç ağı, sistemin dışında kalan ama toplumsal kırılganlığı artıran büyük bir risk barındırıyor.
Hane büyüklüğü arttıkça borçluluk oranının yükselmesi, krizin özellikle kalabalık ailelerde daha derin yaşandığını gösteriyor. Tek kişilik hanelerde borçluluk yüzde 47,7 iken, beş ve üzeri kişiden oluşan hanelerde bu oran yüzde 62,2’ye çıkıyor. Bu veri, çocuklu ve geniş ailelerin yalnızca daha fazla harcama yapmak zorunda kaldığını değil, aynı zamanda daha kırılgan bir ekonomik yapıya sahip olduğunu da ortaya koyuyor.
Kredi kartı borcunun nasıl ödendiğine ilişkin dağılım ise hanelerin ne denli büyük bir nakit akışı baskısı altında olduğunu gösteriyor. Toplumun yalnızca yüzde 23,2’si borcun tamamını zorlanmadan ödeyebildiğini söylüyor. Buna karşılık yüzde 30’u borcun tamamını ödediğini ancak ciddi biçimde zorlandığını ifade ediyor. Yani borcunu “ödeyebilenlerin” önemli bir kısmı bile bunu rahatlıkla yapamıyor.
Daha endişe verici olan ise geleceğe ilişkin beklentiler. Araştırmaya göre, önümüzdeki bir ay içinde borçlar nedeniyle temel harcamaları kısma olasılığı yüzde 40,4 ile en yüksek seviyede. Bu, insanların gıda, giyim, sağlık ve eğitim gibi zorunlu alanlardan kısmak zorunda kalabileceğini gösteriyor. Toplumun yüzde 26,1’i yeni borç alma ihtimalinden, yüzde 23,6’sı ise kredi kartında yalnızca asgari ödeme yapabileceğinden söz ediyor. Bu beklentiler, borç sarmalının kendi kendini besleyen bir yapıya dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Bu tablo, Türkiye’de borçluluğun artık bir “tüketim tercihi” değil, hayatta kalma stratejisi haline geldiğini gösteriyor. İnsanlar daha iyi yaşamak için değil, mevcut yaşam standartlarını koruyabilmek için borçlanıyor. Bu durum, orta sınıfın giderek eridiğini ve toplumun daha geniş kesimlerinin finansal kırılganlık içine sürüklendiğini düşündürüyor.
Uzun vadede bu gidişatın en büyük riski, yalnızca bireylerin değil, ekonominin genel sağlığının da bozulmasıdır. Sürekli borçla ayakta duran haneler, tasarruf yapamaz, yatırım yapamaz ve geleceğe güvenle bakamaz. Bu da büyümenin kalitesini düşürürken, gelir dağılımındaki adaletsizliği daha da derinleştirir.
Çözüm yalnızca kredi musluklarını kısmak ya da açmakla sağlanamaz. Gerçek ve kalıcı çözüm, hanelerin gelirini artıran, enflasyonu kalıcı biçimde düşüren ve temel ihtiyaçlardaki maliyet baskısını azaltan politikalarla mümkündür. Aksi halde borç rakamları değişse bile, borçla yaşamak zorunda kalan milyonların hikâyesi değişmeyecektir.











